Aynı cinsten olan birçok nesne aralarında farklılıklar taşıyor. Mesela düşünün insanların arasındaki zekâ, boy, renk, kabiliyet makam ve mevki, manevi terakki gibi daha birçok sayabileceğimiz üstün meziyetler. Keza diğer canlı ve cansız her şey de. İdrak ettiğimiz Muharrem-i Şerif ayı da bunlardan bir tanesi. Eşhur-u Hurum’dan (Haram aylardan) Muharrem ayı, eski hicrî veya kamerî dediğimiz ayın hareketine göre hesap edilen aylardan ilkidir.
Bu bakımdan Muharrem ayının birinci günü bizim yılbaşı diye bildiğimiz harika bir geleneğimiz teşekkül etmiştir. Ama bu son 50-60 sene içinde unutulmuştur.
Muharrem'in birinde büyükler tarafından bereket parası verilirdi. Bu aile arasında olduğu gibi, dervişan arasında da olabilirdi. Bu hem yeni bir senenin muhasebesi, eski senenin yeni bir sene ile karşılaştırılması, hem de yeni senede kazanılacak hayatın her yönden bereketli olmasının ilk tembihi idi.
Çünkü hayat çok kazançlı olabilir ama bereketli olmayabilir. Hayat çok sıhhatli geçebilir ama sıhhatinin bereketi olmayabilir. Çok mutlu gülerek eğlenerek geçmiş bir hayat olabilir amma, hiç amma hiç bereketi olmayabilir. Mühim olan maddî ve manevi rızkın bir arada yürümesidir. Bereketin bizde ifade ettiği mana:
1. Mutlaka hayırlı olması,
2. Faydalı olması,
3. Allah'tan gelir olması. Yâni Allah'tan geldiğinin idrak edilmesidir.
Haram, işe karışmayacak. Bu rızıktan hem faydalanılacak, hem de faydalandırılacak. Ömür ve sıhhat için de bu böyle. Böylece bereketli olup hayırlı işlerde kullanılacak. Aksi halde yaşanmış hayat, diğer canlıların yaşadığı hayattan farksız hâle gelir.
Burada şunu belirtmekte fayda var. Biz de yeni yılı elbette kutlarız. Ama bir hafta boyunca Noel kutlamak şeklinde değil. Öyle olursa tıpkı Kurban Bayramı'nı bir Hristiyan’ın kutlaması gibi abes olur. Gayet tabiî ki, buna karşı çıkılır. Ama kabul ettiğimiz takvim yılının ilk gününü kutlar, onun muhasebesini yapabiliriz.
Muharrem ayının ikinci önemi peygamberler tarihi açısından ortaya çıkar. Meselâ bu ayda Hz. Âdem’in A.S. cennetten çıktıktan sonraki tövbesi, ilk defa kabul olunmuş, Hz. Yunus A.S. balığın karnından, Hz. İbrahim A.S. ateşten kurtulmuştur. Hz. Musa’nın A.A. Mısır'dan çıkması ve Hz. Nuh'un A.S. tufandan kurtuluşu.
Peygamber Efendimiz Medine’yi teşrif ettikleri zaman Medine’de Yahudiler var ve onlar Muharrem'i çok iyi biliyorlar. Muharrem'in onuncu günü oruç tutuyorlar.
Müslümanlar Peygamber Efendimize Kuran-ı Kerîm'de Nuh ile ilgili ayetler olduğunu. Nuh Peygamber'le alâkalı olayların anlatıldığını, bu sebeple Muharremde oruç tutmak istediklerini söylüyorlar. Rasül’ü zi-şan Efendimiz: Tutulabilir, fakat Yahudilere benzememek şartı ile. Yâni ya 9-10'da, ya da 10-11’inci günlerde iki gün oruç tutabilirsiniz buyururlar.
Daha sonra Yahudilik, Siyonizm ortaya çıkıyor. Onun maskesi hâline gelen masonluğun, bütün İslâm âlemine, özellikle Osmanlı İmparatorluğu'na verdiği zararın, her Türk münevveri tarafından, bilinmesi gerekiyor. Bunlar bilinmeden bugünün yaşayışını değerlendirebilmek mümkün değil. Çünkü bugün çocuklarımızın çoğu hem de en kabiliyetlileri mason teşkilâtlarına kaydediliyor ve bunlar insanlık adına yapılıyor. Tasavvuf terimlerini çok ince kullanarak insanlık, sevgi, herkese saygı, hiç kimseyi küçük görmemek ve herkese yardım adına gençlerimizi kandırıyorlar. Meselâ yeni mezun gençlere cazip iş teklifleri ve parlak mevkiler ile yaklaşıyorlar. 33. dereceye geldiklerinde boyunlarına haç takıyorlar ve kurtuluşları asla mümkün olmuyor. Özellikle de metropol kentlerde.
Peygamber Efendimizin, muharremin 10 uncu gününden sonra günlerinizi bereketlendirin ailenizin rızkını arttıran şeklinde birçok hadisleri vardır.
Ama İslâm tarihi noktasından 10 muharremde özellikle Ehlibeytin, Peygamber soyuna saygısı olan insanların çok acıklı bir hadise ile karşılaştıklarını görüyoruz.
10 Muharremde Hz. Hüseyin Efendimizin şehadeti var. Hz. Hüseyin Efendimizin, kâinat istese de kılına bile dokunulmazdı. Ama ilâhî takdir ile ortaya çıkması gerekli hâdiselerden biri. Ancak bizim bundan alacağımız ve bütün nesillerin alacağı dersler var. Onun için de İslâm tarihi ile beraber Türk tarihini çok iyi bilmek lâzım. Çünkü geleceğin anahtarı geçmişte gizlidir. Bu anahtarı almadan doğru adım atmak mümkün değildir. Hele bugünkü madde ve teknoloji ile insanların aldandığı ve aldatıldığı bir devrede. İnsanlığından çıkmışların arasında yaşarken, geçmişin anahtarlarına sâhip olmadan gelecek hakkında fikir sâhibi olmak mümkün değildir.
İslâm tarihi açısından biliyorsunuz Peygamber Efendimiz Hz. İsa gibi bir peygamber değildir. Hz. İsa zulüm altında sâdece zulme boyun eğmeyi öğretmiştir. Başka yapacak bir şeyi yoktu. İlk zamanlarda biri sana tokat atarsa öbür yanağını da çevir demek mecburiyetinde idi. Çünkü insanları yakıyorlardı. En basit eğlenceleri bugün arkeolojik kazılarda bulunup medeniyet eserleri diye ortaya çıkarılan arenalarda, zavallı köleleri günlerce aç bırakılan vahşi hayvanlara parçalattırmaktı. Bir insanı haç şeklindeki ağacın üzerine yatırıyorlar, ellerinden, ayaklarından ve göğsünden çiviliyor sonra ağacı havaya dikiyorlardı. Bunu o kadar ustalıkla yapıyorlardı ki, damarları deliyorlar, insanları yavaş yavaş kan kaybettirerek öldürüyorlardı. Ama dünyaya sorarsanız Grek, Roma ve sonra batı medeniyeti vardır. Dünyanın en vahşi kabilelerinde bile böyle zulüm yoktur.
Peygamber Efendimiz Asr-ı saadette geldikleri zaman bütün Peygamberlerin ana vasıflarını üzerinde toplamış en büyük insan olarak geldi.
Asr-ı saadet, her şeyin vahiy ile halledildiği, her müşkülün Peygamber Efendimize sorularak çözüldüğü, hiç kimsenin de itiraz etmediği huzur içinde yaşanan bir devirdi. Harp var, şehitler var, işkenceler vardı. Ama Müslümanlar da mevcuttu. Çünkü ikilik ve nifak yoktu. Peygamber Efendimizin irtihallerinden hemen sonra, Hz. Ebu Bekir büyük şahsiyeti ile kargaşayı örtüyor. Arkadan Hz. Ömer devri, tam bir fütuhat devri. Çölde yaşamış insanların eline altın ve ülkeler yağıyor. Hz. Ömer altı milyon kilometrekarenin tek hâkimi. Bütün Arap Yarımadası'na hükmediyor ve tek elbisesi var. Harp ganimeti olarak gelen elbise hakkı ile oğluna elbise yaptırıyor.
Hz. Osman son derece iyi niyetlidir. Ama idareci değildir. İstismar edilir. Muâviye vahiy kâtibi olacak kadar akıllı bir adam. Günde elli vakit namaz kılıyor. Bunu Hz. Peygamber'e söylediklerinde "Beş vakit kılsın, sonunda bıkar" buyuruyorlar. İfrata varan her hâdise pişmanlıkla sonuçlanır. Onun için derler ki, birine borç vereceğin zaman arkasını aramayacağın kadar ver.